Kurtla Pazarlık, Koyunu Kurtarmaz

“Kurtla pazarlık yapmak koyunu kurtarmaz.Sadece kurdun bir sonraki yemeğini belirler.” Bu söz, sadece bir mecaz değil; bu toprakların yüzyıllardır bedel ödeyerek öğrendiği acı bir devlet tecrübesidir. Terörle mücadelede, güvenlik politikalarında ve ülke yönetiminde yaşanan her kırılma, bu gerçeği defalarca doğrulamıştır. Türkiye gibi jeopolitik olarak kuşatılmış, iç ve dış tehditlerin kesişim noktasında bulunan bir ülkeyi yönetmek; masa başı romantizmiyle, sloganlarla ya da “iyi niyet” temennileriyle yapılabilecek bir iş değildir. Devlet yönetimi, merhamet kadar caydırıcılık, diyalog kadar kararlılık, sabır kadar irade ister. Terör örgütleriyle yapılan her sözde “pazarlık”, aslında masumları korumaz. Aksine, örgütlerin nefes almasını, yeniden yapılanmasını ve bir sonraki saldırı için zaman kazanmasını sağlar. Çünkü terör, taleple değil; zayıflık algısıyla beslenir. Tam da bu noktada, Türkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler yüzeysel okumalarla değil, devlet aklı perspektifiyle değerlendirilmelidir. Yıllar boyunca terörle arasına en net mesafeyi koymuş, bu duruş üzerinden toplumda güçlü bir karşılık bulmuş olan MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, bir anda DEM Parti ile temas kurması ve terör örgütü liderine yönelik “örgütü feshettiğini açıklasın” çıkışı; ilk bakışta birçok kesim için şaşırtıcı olmuştur. Ancak bu hamle, bir “yumuşama” ya da “taviz” değil; devleti merkeze alan bir hesaplaşma çağrısıdır. Bu yaklaşımın arkasında basit bir soru vardır:Silah bırakma iddiası samimi mi, değil mi? Devlet Bahçeli’nin söylemi, pazarlık eden bir dil değil; açık, net ve riskleri hesaplanmış bir meydan okumadır. “Eğer fesih iddian varsa, bunu lafla değil, sonuçlarıyla göster” demektir. Yani kurtla pazarlık masasına oturmak değil; kurdu açık alana çıkarmaktır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte Bahçeli’ye verdiği tam destek ise, yürütme ile devlet refleksinin aynı çizgide buluştuğunu göstermektedir. Bu destek, kişisel ittifakların değil; beka hassasiyetinin ürünüdür. Devlet, farklı kurumları ve siyasi aktörleriyle aynı hedefe kilitlendiğinde hareket eder. Bu iç güvenlik hamleleri, dış politikadaki gelişmelerden bağımsız değildir. Gazze’de yaşanan insanlık dramı, İsrail’in açık saldırganlığı ve Batı’nın ikiyüzlü tutumu, Türkiye’nin bölgesel pozisyonunu daha da netleştirmiştir. Filistin meselesinde takınılan tavır; sadece vicdani değil, aynı zamanda jeopolitik bir duruştur. Türkiye, mazlumdan yana saf tutarken, bölgede yeni dengelerin de farkındadır. Suriye’de ise yıllar süren kaosun ardından, sahadaki dengeler Türkiye lehine değişmektedir. Rejimin yeniden şekillenmesi, Türkiye’nin kararlı duruşu ve askeri-siyasi baskısı sayesinde mümkün olmuştur. En kritik başlıklardan biri olan YPG’nin Suriye’den çıkarılması, masada verilen bir tavizin değil; sahada kurulan üstünlüğün sonucudur. Burada dikkat edilmesi gereken temel gerçek şudur:Türkiye, hiçbir başlıkta “kurtla pazarlık” yapmamıştır.Ne terörle mücadelede,ne Suriye sahasında,ne de Filistin meselesinde… Devlet aklı, günü kurtarmakla değil; geleceği güvence altına almakla yükümlüdür. Bu da zaman zaman zor kararlar almayı, popüler olmayan adımlar atmayı ve eleştiri pahasına kararlı durmayı gerektirir. Çünkü devlet, duygularla değil; hafızayla yönetilir. Türkiye’nin terörle mücadelesinde yaşadığı her acı tecrübe bize şunu öğretmiştir:Zaaf gösterilen her an, bedel olarak geri döner.Erteleme, daha büyük bir kriz olarak kapıyı çalar.Taviz, talepleri büyütür. Bu nedenle ülke yönetmek; dışarıdan bakıldığında sanıldığı kadar kolay değildir. Bir yanda güvenlik, diğer yanda demokrasi; bir yanda insani hassasiyet, diğer yanda beka meselesi vardır. İnce bir denge üzerinde yürümek gerekir. Ancak bu denge, silahı elinde tutanla eşitlenerek kurulmaz. Sonuç olarak;Kurtla pazarlık yapan, koyunu değil, sürüyü riske atar.Devletin görevi, kurdun iştahını anlamak değil;koyunu koruyacak iradeyi göstermektir. Fikri ÜnverKalem gücünü kelamdan alır

Oca 24, 2026 - 16:45
Oca 26, 2026 - 12:53
Kurtla Pazarlık, Koyunu Kurtarmaz
“Kurtla pazarlık yapmak koyunu kurtarmaz.
Sadece kurdun bir sonraki yemeğini belirler.”
Bu söz, sadece bir mecaz değil; bu toprakların yüzyıllardır bedel ödeyerek öğrendiği acı bir devlet tecrübesidir. Terörle mücadelede, güvenlik politikalarında ve ülke yönetiminde yaşanan her kırılma, bu gerçeği defalarca doğrulamıştır.
Türkiye gibi jeopolitik olarak kuşatılmış, iç ve dış tehditlerin kesişim noktasında bulunan bir ülkeyi yönetmek; masa başı romantizmiyle, sloganlarla ya da “iyi niyet” temennileriyle yapılabilecek bir iş değildir. Devlet yönetimi, merhamet kadar caydırıcılık, diyalog kadar kararlılık, sabır kadar irade ister.
Terör örgütleriyle yapılan her sözde “pazarlık”, aslında masumları korumaz. Aksine, örgütlerin nefes almasını, yeniden yapılanmasını ve bir sonraki saldırı için zaman kazanmasını sağlar. Çünkü terör, taleple değil; zayıflık algısıyla beslenir.
Tam da bu nedenle, Türkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler yüzeysel okumalarla değil; devlet hafızası ve zamanlama disiplini ile değerlendirilmelidir.
Yıllar boyunca terörle arasına en net mesafeyi koymuş, bu duruş üzerinden toplumda güçlü bir karşılık bulmuş olan MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, DEM Parti üzerinden terör örgütü liderine yönelik “örgütü feshettiğini açıklasın” çağrısı; bir yumuşama ya da taviz değil, zamanı gelmiş bir devlet testidir.
Bu çağrının zamanlaması tesadüf değildir.
Bugün gelinen noktada;
• Suriye sahasında denge değişmiştir.
• ABD, çıkarı bittiği anda SDG/YPG yapısını yalnız bırakmaya başlamıştır.
• Terör örgütü, uluslararası hamilerinin desteğini kaybettikçe sahada ve masada sıkışmıştır.
Amerika’nın bölgeye bakışı nettir: Kullanır, işi bitince bırakır. Afganistan’da olduğu gibi, Irak’ta olduğu gibi… Bugün Suriye’nin kuzeyinde de benzer bir tablo oluşmaktadır. SDG/YPG, ABD için bir değer değil; geçici bir aparattır. Aparat işlevini yitirince, masadan ilk kaldırılan olur.
İşte tam bu noktada yapılan çağrı, bir pazarlık değil; “Madem silah bırakma iddian var, bunu şimdi ve açıkça yap” demektir. Yani kurtla masaya oturmak değil; kurdu, korumasız kaldığı anda açık alana çıkarmaktır.
Bu hamlenin arkasındaki en büyük güç ise sahadaki üstünlüktür.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahadaki caydırıcı varlığı,
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın nokta operasyonları ve derin saha hâkimiyeti,
Türk Dışişleri’nin çok katmanlı diplomasi trafiği…
Bu üçlü koordinasyon sayesinde Türkiye, Suriye’de oyun kurulan değil, oyunu bozan aktör hâline gelmiştir. Bugün masada konuşulan hiçbir başlık, sahada kurulmamış bir üstünlüğün ürünü değildir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte Bahçeli’ye verdiği tam destek de, yürütme ile devlet refleksinin aynı çizgide buluştuğunu göstermektedir. Bu, kişisel ittifakların değil; beka merkezli devlet aklının ürünüdür.
Gazze’de yaşanan insanlık dramı, İsrail’in pervasız saldırganlığı ve Batı’nın ikiyüzlü suskunluğu da bu tabloyu tamamlayan unsurlardır. Türkiye, Filistin meselesinde sadece vicdani değil; jeopolitik bir duruş sergilemektedir. Bu duruş, bölgedeki tüm aktörlere şunu göstermiştir: Türkiye, mazlumdan yana saf tutarken, sahada ve masada bedel ödemeye hazır tek ülkedir.
Burada altı çizilmesi gereken temel gerçek şudur:
Türkiye, hiçbir başlıkta kurtla pazarlık yapmamıştır.
Ne terörle mücadelede,
ne Suriye sahasında,
ne de Filistin meselesinde…
Sahada güçlü olmayanın, masada sözü olmaz. Sahada kurulan güç, oynanan oyunları bozar; kurulan tuzakları boşa çıkarır; senaryoları çökertecek tek gerçekliktir.
Devlet aklı, günü kurtarmakla değil; geleceği güvence altına almakla yükümlüdür. Bu da zaman zaman popüler olmayan kararlar almayı, eleştiri pahasına kararlı durmayı gerektirir. Çünkü devlet, duygularla değil; hafızayla yönetilir.
Türkiye’nin terörle mücadelesinde yaşadığı her acı tecrübe bize şunu öğretmiştir:
• Zaaf gösterilen her an, bedel olarak geri döner.
• Erteleme, daha büyük bir kriz olarak kapıyı çalar.
• Taviz, talepleri büyütür.
Sonuç olarak;
Kurtla pazarlık yapan, koyunu değil, sürüyü riske atar.
Devletin görevi, kurdun iştahını anlamak değil;
koyunu koruyacak iradeyi, gücü ve zamanlamayı göstermektir.